• Onların İşleri Aralarında İstişare İledir. Öyleyse Nasıl Yani?
  • Mehmet Evkuran
  • 29.08.2013
  • Bu yazı, İlahiyat programlarına dair YÖK Genel Kurulu’nun son düzenlemesini değerlendirmek ve bazı önemli konulara dikkat çekmek amacıyla yazılmıştır.
    Üniversite öğrenciliğim döneminde milliyetçi duruşa sahip olduğunu düşündüğüm için fazla önemsemediğim Erol Güngör’ün kitaplarını akademisyen olunca okuma fırsatım olmuştu. Onun özellikle İslam’ın Bugünkü Meseleleri adlı kitabını okuduğumda ne yalan söyleyeyim mahcubiyet duydum. Bu aydınımıza karşı önyargılı davranmanın utangaçlığını hissetmiştim. Güngör Türkiye’deki İslam düşüncesinin yaşadığı sorunları ve geçirdiği evreleri sosyolojik bir bakışla ele almaya çalıştığı eserinde, yüksek din eğitimi hakkında çarpıcı çözümlemeler yapıyor. Ona göre İmam Hatip liselerinde ve İlahiyat Fakültelerinde okuyan gençler aldıkları eğitim sayesinde ülkenin geleceğinde önemli oranda söz sahibi olacaktır. Çünkü bu gençler bir yandan kendi kök değerlerini ve düşüncelerini öğreten dinî ilimleri diğer yandan da onlara dünyayı ve diğer kültürleri öğreten ve kritik etmelerini sağlayan sosyal bilimler derslerini almaktaydılar. Bu onlar için çok önemli bir kazanımdı.
    Aradan yıllar geçti. İlahiyat fakültelerinin çok sıkıntı çektiği dönemler oldu. Programlar üzerinde belirlemeler yapıldı. 28 Şubat’ın lanetli sürecini, mihneyi ve fitnetu’l-kübrayı bir şekilde yaşadık. Entelektüel birikimini ya da bürokratik gücüü darbecilerin hedefleriyle bütünleştirme arzusuyla paradigmalar üreterek kendilerine ve çevrelerine yazık edenleri izledik. Özellikle Anadolu’daki üniversitelere bağlı ilahiyatların ne zorluklar yaşadığını ve tükenme noktasına geldiğini biliyoruz. Üniversite üzerine kabus gibi çöken baskıcı faşist zihniyeti tasfiye etmeye çalışan her özgürleştirici çabaya destek verdik, vermeye de devam edeceğiz. Bu çerçevede toptancı yaklaşarak yaşanan rahatlamayı göz ardı ederek haksız suçlamalar yapmaktan uzak durmanın gereği ortada… Ancak samimi eleştiri ve değerlendirmelere herkesin özellikle de karar alıcıların açık olması gerekir.
    Ardından yeni bir dönem başladı. AK Parti’nin ısrarlı biçimde uyguladığı demoktatikleşme politikaları akademik dünyada özgürlükçü bir havanın yayılmasını ve güçlenmesini sağladı. Öyle ki 28 Şubatçı rektörlerin baskısı altında adeta fişleme görevlisi gibi çalışmaya zorlanan Kemalist ve solcu akademisyenler bile bu özgürlükçü havanın tadını çıkarmaya başladılar. Herkes kendi işini yapacağı imkanlara kavuştu. Bugün için üniversitelerde politik baskının olduğu yolundaki sözler gerçeği yansıtmaktan uzaktır. Bunlar sadece iktidar alanı daralan elitistlerin mızmızlanmalarıdır. Eğer iktidar ellerinde olsaydı yapmayı arzu ettikleri ve çok iyi yapacakları baskı ve haksızlıklardan uzak kaldıkları için gereksiz yere şikayetleniyorlar.
    YÖK Genel Kurulu’nun oy çokluğuyla aldığı kararla ilahiyat fakültelerinin programlarında değişiklik yapıldı. Yeni programda Felsefe ve Din Bilimleri derslerinin kredilerinin azaltıldığı ve bazı derslerin programa alınmadığı görülüyor. Temel İslam Bilimleri bölümünde ise Tefsir, Hadis ve Fıkıh derslerinin kredileri arttırılırken Kelam ve İslam Mezhepler Tarihi dersleri birleştirilmiştir. Bologna süreci toplam kredi sayısının azaltılmasını gerektiriyor. Krediler yeniden yapılandırılırken tercih bu yönde kullanılmıştır.
    İslam geleneğinde Mezhepler Tarihi adı altında bağımsız bir bilimin olmadığı, Kelam ilmiyle yakınlığı ve içiçeliğinden dolayı Kelam programı içinde eritilebileceği ileri sürülebilir. Ancak ülkemizde başta Alevi-Bektaşi inancı olmak üzere kadim ve yeni dinî akımların çoğunlukla Mezhepler Tarihçileri tarafından bilimsel anlamda çalışıldığının altını çizmek gerekir. Geçmişte böyle değildi ancak günümüzde ilahiyat fakültelerinde Mezhepler Tarihi ile Kelam birbirinden farklılaşmış özerk disiplinlerdir. Gerek yöntem olarak gerek ihtisaslaşma açısından İslam Mezhepler Tarihi önemli bir boşluğu doldurmaktadır. İhtisaslaşma, bilimde de ilahiyata da korunması gereken çok önemli bir perspektiftir. Mezhepler Tarihi’ni Kelamla bütünleştirme girişimi, Kelam’ın yükünü arttıracağı gibi Mezhepler Tarihinin bir disiplin olarak itibarsızlaşması ve zayıflaması sonucunu doğuracaktır. Dinî hareketler ve akımları Dinler Tarihi ve Din Sosyolojisi’nin ele alması ise öngörüldüğü haliyle imkan dışıdır.
    Bu tercihin ardında hiç kuşkusuz nasıl bir ilahiyatçı arzulandığı düşüncesi yatmaktadır. O nedenle bu konunun konuşulması temel öneme sahiptir. İyi bir ilahiyatçı evvelemirde dinî ilimlere hakim, entelektüel açıdan güçlü, ahlakî açıdan da sağlam bir kişilikte olmalıdır. Peki bunu nasıl sağlarız? sorusunu birlikte cevaplamamız gerekir.
    Rejimin tapusunu elinin altında zanneden yönetici eliti hangi açıdan eleştirdiğimizi hatırlayalım. Kendi yaşam biçimlerini siyasal rejime dönüştürmeye çalışan, bunun için milletin fikrini alma gereği duymayan, tepeden inmeci politikalarla tanımlanmış bireyler imal etmeye çalışan, eğitimi kendi ideolojisine kurban eden onlar değil miydi? Biz neyi niçin lanetlemiştik Allah aşkına! Bizi rahatsız eden neydi? Aynı hataların merkeziyetçi bir mantıkla yapıldığı görüntüsü vardır ve bu, bilim etiğine de ilahiyatçılığa da yakışmamaktadır.
    Şimdiye kadar ilahiyat mezunlarından ne gibi nitelikler beklendiği ile ilgili bilimsel bir çalışma yapılmış değildir. Hatırlayabildiğim kadarıyla bu konuyla ilgili olarak 16-18 Ekim 2009 tarihinde Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından İlahiyat Fakültelerinin Dünü Bugünü Yarını konulu uluslararası bir sempozyum düzenlenmişti. Ayrıca İlahiyat fakülteleri Anabilim dalları bazında yıllık periyodlarda lisans ve lisansüstü öğretiminin problemlerinin tartışıldığı koordinasyon toplantıları yapılmaktadır. Herkesin kafasında bu konuyla ilgili bir düşüncesi elbette vardır ve olmalıdır. Ancak konu, yıllarını ilahiyat eğitim ve öğretimine vermiş hocaların da katılacağı geniş bir katılımla karara bağlanmalıdır.
    Dinî ilimlerin anlaşılmasında ve yorumlanmasında insan bilimleri vazgeçilmez bir işleve sahiptir. Dinî düşüncenin problemi sadece temel kaynakları anlayamama ya da yanlış anlamayla ilgili değildir. Bugün Müslümanlar tarihlerinin baskısı altındadır. Tarihte olup bitenler dinî anlayışlarımızı kutsal metinlerden daha çok belirlemektedir. Dinî kimliklerimiz, kutsal metinlerden daha fazla tarihin ürünü olan mezheplerin öğretilerine dayanmaktadır. Fıkıh, Tefsir ve Hadis edebiyatı da bundan masun değildir. Süreç ve yapı bilgisinden mahrum bir ilahiyat öğrencisi aldığı kutsal metin ve fıkıh birikimini, dinin özü olarak kabul edecektir. Bu öğretim tarzı, İslam dünyasında aşmaya çalıştığımız mezhepçilik taassubunu güçlendirecektir. Tam da bu nedenle iyi bir ilahiyat öğretimi, tarihin ve insanın doğru anlaşılmasını hedefleyen insan bilimlerini içermek zorundadır. Bu bilimleri tahsiniyat nevinden görerek ikincil plana atmak dinî düşüncenin beşerî yapısının anlaşılamaması sonucunu doğuracaktır. İnsanlığın ortak mirası olan ve Müslümanların da büyük katkılarda bulundukları felsefî düşünceyi tüm zenginliğiyle öğrenmek, dinî düşünce tarzımızın kalitesini arttıracaktır. Bu programlar bizim dışarıya açılan kapılarımızdır. Açıklanan yeni programda ciddi anlamda bu bilimlerin etkisi azaltılmış ve sağlayacağı katkılar en aza indirgenmiştir.
    İlahiyat mezunu öğrencilerimizden aldığımız geri dönüşler dikkatle incelenmelidir. Mezunlarımız dinî ilimlerin yanında felsefe, sosyoloji, psikoloji ve eğitim derslerinin yeterince verilmediğini dile getirmekteler. Hem Milli Eğitim hem de Diyanet kadrolarında çalışan mezunlarımız, ikili ilişkilerinde ve sorun çözme düzeyinde daha çok ve sağlam insan bilimleri nosyonu almadıklarının doğurduğu problemler yaşadıklarını dile getiriyorlar.
    Medeniyet algısı açısında bakıldığında çağının teolojik yorumunu yapma gücüne sahip entelektüel bireyler yetiştirmek geleceğimiz açısından zorunludur. Türkiye sadece politik tecrübesi ile değil, bilimsel duruşuyla ve ilahiyat birikimiyle de model oluşturacak güçtedir. İslam ülkelerinde özgürlüğü kısıtlanan akademisyen ve aydınlar neden Batılı ülkelere sığınmak yerine ülkemizde değerlendirilmesin? Bunun için gereken özgürlüğü onlara sunabiliriz. Ancak öncelikle üniversitelerimizi cazibe merkezi haline getirmek zorunda değil miyiz? İlahiyatlardaki son daralma bu konuda elimizi güçlendirici bir vizyon vaad etmekten uzak görünüyor.
    Modernleşme sürecinde İslamî ilimlerle uğraşan hoca ve öğrencilere muhaliflerince yöneltilen en temel eleştiri, dünya gerçeklerinden habersiz oluşları ve diğer kültürlere kapalı oluşlarıydı. Kültürel etkileşim hızlandıkça söz konusu yabancılaşma artmıştır. Öyle ki bu kültürel etkileşimden etkilenen ilahiyat ve imam hatip öğrencileri ile iletişim kurmak hocalar için güç hale gelmiştir. Diğer yandan bir dünya görüşü olarak İslam’ın savunuculuğunu yapan ya da samimi kaygılarla dinî inançlarını yaşadığı çağda ayakta tutmaya çalışan dindar kesime karşı sekülerlerin elindeki en önemli araçlar sanat, felsefe ve edebiyat idi. Felsefe kendini ve değerlerini sorgulayıp daha bilinçli bağlanmayı sağlanmasının yanında, dünyada entelektüel olarak ve olmanın şartıdır. Aklî ve beşerî bilimleri dışlayan bir dindar, kendi kaynaklarıyla yetinerek Allah’a daha iyi hesap vereceğini sanabilir. Ancak etkileşimin bu kadar arttığı bir dünyada artık kendi kabuğunda yaşamak mümkün değildir. Siz olmasanız da arkadan gelen nesil meydan okumanın en şiddetlisi ile yüzleşecektir. Bu durumdan, böyle bir dünyada yaşamak için onlara gereken eğitimi vermediği için sorguya çekilmeyeceğini sanan ve rahatsızlık duymayan dindar aydınlar sorumludur. Din ve dünya hesaplarını ayrı tutan ve de facto seküler zihniyetin sonucudur bu. Tutuculuk ile nihilizmin at başı gitmekte ve birbirlerinden beslenmektedir. Dindar bireylerin yetiştirilmesi hedeflenirken şaşırtıcı bir şekilde umarsız, nihilist bir nesil karşımıza çıkarsa hiç şaşırmayalım. Bu olumsuz tablo tamamen bizim eserimiz olacaktır.
    Bir toplum kendisine verilen emaneti kullanıp-geliştirmekle yükümlüdür. Onun üzerine düşünmek ve akıl yürütmekten kendini alıkoymak bu emanete hizmet etmek değildir, onu en kötü şekilde tüketmektir. Bu dünyada inanç ve ilkelerimizle yaşamanın ve bunları başkalarıyla paylaşmanın yollarını gösteren felsefenin ve insan bilimlerinin kısıtlanması her şey bir yana, zengin İslam kültürüne haksızlık sayılır. Temel İslam Bilimlerinin yeterince öğretilemeyişinin sorumlusu diğer disiplinler değildir. Faturanın onlara kesilmesi zulümdür.
    Eğer yeni program ısrarlı bir şekilde uygulanır ve sonuçlarını vermeye başlarsa iki tür problemle karşılaşacağımızdan kaygılanıyorum: İlki dinî ilimlerin ve geleneğin savunuculuğunu iyi yapan ancak bu dünyaya söyleyecek tek bir sözü bile olmayan, Müslümanların problemlerini anlamaktan ve çözmekten uzak nakil ustası klasik bir ilim adamı sınıfı… Diğeri ise din ve dünyanın karmaşıklığı altında ezik, eyyamcı, nihilist ancak iyi ayet ve hadis okuyan yeni Ömer Hayyam’lar….
    Geçmişte de bugün de Müslümanların problemi Kur’an ve hadisi reel hayatla bağdaştıracak hikmetli bakıştan uzaklaşmalarıdır. İslam’ın ilk nesli ve onları izleyenler, Arapçayı biliyorlardı. Kur’an’ı okuyabiliyorlardı. Hz. Peygamberi de yakından tanımışlardı. Ancak tüm bu bilgileri birbirlerinin kanını dökmekten onları alıkoyamadı. Bugün de Müslümanların ayetler okuyup tekbirler getirerek birbirlerini katletmeleri ne kadar acı vericidir!... O halde eksik olan neydi? İnsana saygı duygusu ve sağlam bir kültür oluşturamayan Müslüman nesillerin dünyaya vereceği bir mesaj ve katacağı bir değer olamaz.
    Türkiye’deki ilahiyat fakültelerinin birikimini doğru görmek ve daha da güçlenmesi için çalışmak gerekir. İlahiyat geleneği kendi içinde ekolleşme gerçekleştirecek düzeyde gelişmiş, ilerlemiş ve oturmuştur. Ankara, İstanbul, İzmir, Konya ve bunların periferileri niteliğindeki fakültelerde yaşanan bilimsel ve akademik kurumsallaşma, ülkemizdeki ilahiyat birikimine zenginlik ve çeşitlilik katmaktadır. Bu durum giderilmesi gereken bir başıboşluk olarak görülmemelidir. Türkiye’deki ilahiyat birikimi, birlikte yaşama ve toplumsal hoşgörü kültüründen derinden etkilenmiştir ve bu perspektifle İslamî çalışmalar yapmakta ve değerli ürünler ortaya koymuştur ve koymaya devam etmektedir. İslam dünyasını en çok muhtaç duyduğu bu kazanımları daha da ileri götürmek için çalışmalıdır.
    Ali Fuad Başgil’in ilahiyat ve imam hatipler için taşıdığı kaygılar anlaşılabilir. Ancak Erol Güngör perspektifi uygulanmış ve sonuçlarını vermiştir. Bu iki bakış açısını karşı karşıya getirmek yerine bir uzlaşı zemininde buluşturmak pekala mümkün ve gereklidir.
    Umarım YÖK Genel Kurulu son aldığı kararı tekrar gözden geçirir. Tepkileri doğru değerlendirerek ilahiyat geleneğine zarar veren uygulamadan vaz geçer.
Toplam Tıklama: 1237304   Aktif Ziyaretçi Sayısı: 80
Bu web sitesi en iyi internet explorer 6.0 ve üstü tarayıcılarda ve 1024*728 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.